Çengelköy’e yolumuz hatta yolunuz düşsün… Ne dersiniz?
Güzel tarihinden, Arnavut kaldırımlarından, yeşilinden, meyve-sebzesinden, yalılarından bahsedelim.
Güne meşhur Çınaraltı’nda başlayalım, güneşi Sevda Tepesi’nde batıralım. Üsküdar’ı çoğumuz biliriz ki zaten İstanbul’un en güzel simgesidir efsanelere konu olmuş Kız Kulesi. Bugün Üsküdar’a başka bakalım.
Hadi! Çengelköy’de bir gün geçirelim.
Önce tarihini öğrenerek başlayalım. Sokaklarının kokusuna anlam verelim.
Çengelköy; Boğaziçi’nin Anadolu yakasında Beylerbeyi ile Vaniköy arasında kurulumuş yemyeşil bir Üsküdar semtidir. Asırlık ağaçları vardır adeta İstanbul gibidir. Hele ki o tertemiz havası…
Rivayete göre Bizans dönemindeki adı ”Sophianae” dir ve adının İmparator Justinien’in karısı Sophia için yaptırdığı saraydan geldiği söylenir.
Osmanlı dönemine bakacak olursak da 17. yy zamanlarında Üsküdar’dan sonra en kalabalık kıyı kasabasıdır. Adı da Osmanlı gemi çapalarının burada yapılmasından gelmektedir.
18. yy Lale Devri’yle beraber bu yeşil semte Osmanlı Ermeni’leri yerleşmiştir. 19yy döneminde ise yabancı uyruklu ailelerin yerini Türk aileler almaya başlamıştır.
28 Ağustos 1832 yılındaki Rum esnafın işyerinde başlayan yangın 20 dükkana ve 80 kadar eve sıçramış, Çengelköy tarihinde de üzücü bir olay olarak yerini almıştır.
Çengelköy, tarihi boyunca farklı devletlere, milletlere ve dinlere ev sahipliği yapmıştır aslında. Kim bilir başka renkleri misafir ettiği içindir bu huzuru belki de…
Biraz da meşhur yalılarından bahsetmek gerekir. 18 yy zamanlarında Ermenilerin yerleşmesi ile başlamış aslında yalıların da artması. Ermeniler zanaatkar bir millettir ve ağırlıklı olarak kuyumculuk, sarraflık gibi mesleklerle uğraşırlar. Vaniköy sınırından Çengelköy İskelesi’ne kadar olan yol boyuna, kıyı boyuna zengin Ermeni ailelerinin yalıları dizilmiş durumdadır. Hatta bazı aileleri belki de tanıyoruzdur. Darphane Sarrafı Kirkor, Şalcı Köçeoğlu Andon (ve Simon), Sırmakeş Artin, Çuhacı Mikel, Simkeş Osep, Aşçı Mardiros..
Beylerbeyi yönündeki sahil boyunda ise eskiden olduğu gibi Müslüman Osmanlıların, paşaların, devlet ve din adamlarının yalıları göze çarpıyor. Kapu Çuhadarı Ömer Ağa, Sadrazam Yusuf Paşazade Mahmud Bey, Sabık Mimar Tahir Ağa, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa, Sadrazam Laz Ahmet Paşa…
Bugün Çengelköy’e adım attığınızda önce dikkatinizi antikacılar çeker. Ufak ama içi tarih kokan dükkanları vardır.
Ardından yürüdükçe ‘’Meşhur Çengelköy Baharatçısı’’ yazan dükkanlarla karşılaşırsınız. Önünden geçerken her nefesiniz farklı kokuya şahit olur.
Ne dedik, güne Çınaraltı’nda başlayalım. Meşhur çınar… İbrahim Hakkı Konyalı, bu ağacın bin yıllık olduğunu iddia eder. Oldukça yaşlı olan bu çınar ağacının dallarının birçoğu toprağa paralel uzamış, uzunluklarından dolayı kırılmamaları için altlarına destekler konmuştur. Çınarın yanındaki yalıyı yaptıran Abdullah Paşa burada küçük bir cami de yaptırmıştır. Günümüzde gölgesi altında şirin bir de kahve bulunan çınar İstanbul’un en kayda değer ağaçlarından biridir. Aynı yolun üsütündeki 150 yıldan fazla tarihi olan Has Ekmek Fırını’nı ve meşhur börekçilerinden kahvaltınıza tat katacak börekleri almanızı hatırlatmayı da unutmamak gerekir.
Bekar Deresi Sokağı ve çeşmesinden de söz etmek gerekirse; Barok dönemin ince zarif hatlarına sahip olan bu çeşme Sultan 2.Mahmut tarafından yaptırılmıştır. İmalatı mermerden üçlü bir çeşme olarak yapılmıştır. Ortada büyük bir kısım yanlarında ise birbirinin aynı olan iki küçük bölümü vardır. Çeşmenin orta kısmı kademeli barok kemerlidir. Kemerin içindeki kıvrımlı motiflerle ayna taşı süslenmiştir. Yan kısımlarında ise lüle iç bükey bir niş bulunmaktadır. İki taraftaki nişlerin üstü istiridye motifi ile taçlandırılmıştır. Nişlerin iki yanı zarif sütunlarla çevrilidir. Ortadaki büyük kemerin üzerinde Sultan 2. Mahmut’un tuğrası oymalı ve oval bir madalyon üzerine yerleştirilmiştir. Ancak bugünümüze ne yazık ki ulaşamamıştır.
Çengelköy’de sadece sahil kenarında değil, tepelere doğru dar sokaklarda dolaşmak da ayrı bir zevktir. Burada görülebilecek yerler arasında Küçük Şeyh Nevruz Camii ile ahşap ev ve konakların sıralandığı Havuzbaşı Yokuşu başta gelmektedir.
Eh! Çengelköy’den söz edince o güzel manavlarını es geçemeyiz tabii ki. Çengelköy’de on adımda bir manav vardır neredeyse. Bu kadar çok manav olmasının başlıca sebebi, Çengelköy salatalığının tüm ülkeye yayılan şanından gelmektedir.
Son olarak da simgesi olan Kuleli Askeri Lisesi’nden en son da Sevda Tepesi’ne doğru yol alarak bitirelim bu günü.
Meşhur ‘’Kuleli’’ , Çengelköy Boğazı kıyısında yer alan askeri bir okuldur. 21 Eylül 1845 tarihinde ‘’Mekteb-i Fünun-u İdadi’’ ismi ile Dolmabahçe Çinili Köşk’te öğretime açılmıştır. Çengelköy’ü denizden selamlarken de Türkiye’nin en harika manzarasına sahip okullarından birinin, Kuleli Askeri Lisesi’nin önünden geçeceksiniz. Yeniçeri Ocağı 1826’da lağvedildiğinde, Sultan II. Mahmud onların yerini alacak yeni ordusu için Çengelköy’ün hemen yanında, Vaniköy sahilinde ahşap barakalar inşa ettirmiş. Bu barakalar yangında yerle bir olunca, Sultan Abdülmecid Garabet Balyan’ı görevlendirmiş yeni inşaatta. Balyan’ın yaptığı barakalar, en dikkat çekici özellikleri olan “Kule” den ötürü “Kule Barakalar” olarak adlandırılmışlar. Bir başka yangında hasar gören binalar, Sultan Abdülaziz tarafından onartılmış ve bu sefer iki katlı olarak yaptırılmış. 1855-56 yıllarında Kırım Savaşı sırasında Florence Nightingale’in denetiminde askeri hastaneye çevrilen barakalar, 1923 yılından beri askeri okul olarak hizmet vermektedir.
Günümüzde Askeri okulun olduğu yerde bir zamanlar İmparator Justinian’ın karısı Theodora’nın yaptırdığı Metanoia (Tövbe) Manastırı olduğu da bilinir.
Ve o meşhur Sevda Tepesi…
Çengelköy’e gittiğinizde uğramanız gereken, pek çok Türk filminde gördüğümüz Sevda Tepesi’nde de harika bir İstanbul manzarası her zaman sizi bekliyor. İlginç ve acıklı bir hikayesi vardır. 1920’li yıllarda Hollywood’un ünlü jönü Rudolf Valentino’ya benzeyen Teğmen Vahit Bey, takma adıyla ‘’Valentino Vahit’’, Belkıs Hanım’a aşıktır ve burada buluşmaktadırlar. Bu tepede birlikte hayatını kaybeden çiftin anısı yıllardır burada sürmektedir. Bu tepenin adı da Sevda Tepesi olarak kalmıştır.
Güneşi Çınaraltı’nda selamlayıp, akşamı Sevda Tepesi’nde uğurlamanız dileğiyle.
Ebru Erdal





