Atatürk’ü gören neslin son temsilcileri, artık birer birer hayatımızdan ayrılıyor. Atatürk’ü görmekle kalmayıp yanında, beraberinde bulunmuş isimler ise parmakla gösterilemeyecek sayıda. Ne mutlu ki bu isimlerden birisini, Atatürk’ün yaveri Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç’ı 90’ı geçkin yaşında tanıma fırsatı buldum.
Antalya’da güzel bir sitenin 7.katında yer alan dairenin kapısında Altemur Kılıç yazıyordu. Zile bastım, kapıyı Türkmen bir görevli açtı. Altemur Bey ile randevum olduğunu belirttim. Beni güler yüzle içeriye kabul ederek, balkon kısmından katta bulunan diğer daireye geçiş yaptık. Geniş bir salon, kitaplar ve fotoğraflarla dolu duvarlar, televizyon’un karşısında 2’li koltukta oturduğu yerde uyuklayan Cumhuriyet tanığı Altemur Kılıç karşımda duruyordu. “Amca misafiriniz geldi” diyerek yardımcı tarafından kendisine seslenildi ve Altemur Bey sanki uzun yıllardır tanışıyormuşcasına bir samimiyet ile beni karşıladı. Önce yanına oturdum, nasıl olduğumu kısaca neler yaptığımız sordu. Parça parça kendimi anlatıktan sonra evladım kaldır beni masay geçelim dedi. Bir elinde baston, diğer elinden de ben destek vererek Altemur Bey oturduğu koltuktan kalktı.
Çalışma masasında büyük bir bilgisayar ekranı, faks, yazıcı, telefon, kitaplar, notlar arka duvarda imzalı fotoğraflar ve Kırmızı-yeşil kurdelalı İstiklal Madalyası’nın önünde Altemur Bey ile sohbetimiz başladı.
Altemur Bey dönem Yeniçağ gazetesinde yazıyor ve gündemi yakından takip ediyordu. Sert siyasi eleştirilerde bulunmaktan asla çekinmiyordu. Zaten tanışmamız da kendisinin bu yazıları sonucunda olmuştu. 19 Mayıs özelinde yazdığı bir yazı beni çok heyecanlandırmış ve kendisine bir teşekkür maili atmıştım. Bu mailin altına telefon numaramı da eklemiştim. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra, okulda öğle arasında telefonum çaldı. Yaşlı ama heyecanlı bir ses beni tebrik ediyor, Cumhuriyet’e layık bir evlat olduğumu bildiriyordu. Telefonda aynı zamanda Altemur Bey’in eşi Güzide Hanım’da vardı. O da benimle gurur duyduğunu belirterek, beni gururlandırmıştı. Bu telefon görüşmesinin sonrasında uzaktan başlayan tanışmamız, işte şimdi yüz yüze gelmemizle devam ediyordu.
Altemur Bey bir şeyle anlatmak için çok heyecanlıydı. Sohbet hiç planlamadan direkt başladı. Ben bir yerde durdurup “Şöyle başlayalım isterseniz, babanız Atatürk’ün çok yakınında bulunmuş bir isim, peki kendisinin Atatürk’le olan tanışıklığı nasıl başlamış?” sorusuyla 2 saati geçen sohbetimiz başlamış oldu.
Bu soruya karşılık kendisi, şu cevabı verdi;
“Babam bir subay ancak küçük zabitlikten yani gedikli astsubaylıktan yetişmiş bir subay. Çanakkale harbinde yararlılık gösterdiği için subaylığa terfi etmiş. İstabul’un işgal altında bulunduğu dönemde arkadaşları Yörük Selim ve Topçu Osman ile, Topçu Osman sonra paşa oldu, ne yapacağız, ülkeyi nasıl kurtaracağız diye düşünüyorlar ve karar veriyorlar. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın ekibine katılacaklar. Ancak gidecek paraları olmadığı için İttihat ve Terakki’nin kasası olan Celal Bayar’a gidiyorlar. Celal Bey’de onlara “veririm, para kolay ama siz gelin de maceraya gitmeyin şuraya gidin diyor”. Celal Bey’in şurası dediği yer Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal’in yanı. 3 arkadaş Sivas’a gidiyorlar ancak Atatürk bunlardan şüpheleniyor ve oyalıyor. O sırada amcam Muzaffer Bey Atatürk’ün yaveri olarak yanında bulunuyor ve kendisinin kefil olduğunu söylüyor. Atatük bir akşam bunları yeşil çuha bir masa etrafında topluyor, nerelerde çarpıştınız diye soruyor. Sıra babama gelince sana güvenebilir miyim çocuk diyor? Babam da bir şey söylemeden önünde duran lambayı elleriyle tutuyor, Atatürk “naptın çocuk?” diyor. “Size, bana güvenebileceğinizi ispat etmek istedim Paşam” diyor. Atatürk bundan etkileniyor ve babama adını soruyor. “Asaf paşam” diyor. Ancak Atatürk bu ismi beğenmiyor. “Sana okulda ne derlerdi?” diyor. Babam da “Asaf Kılıç Ali derlerdi“ diyor. “Tamam Asaf’ı at, bundan sonra sen Kılıç Ali’sin, Hem bak ne güzel Hz.Ali gibi. Hem Ali, hem kılıç”. Babamın ismi buradan geliyor ve Atatürk’ün yanına böylelikle giriyor.
Bu sorudan sonra Atatürk ile Kılıç Ali’nin anılarından bölümler üzerine, Mustafa Kemal’in idealindeki Türkiye planları ve Kurtuluş Mücadelesi üzerine konuşuyoruz. Biraz daha ilerlediğimizde ben Altemur bey’in de Atatürk’le nasıl tanıştığını, onu ilk nasıl hatırladığını merak ediyorum ve soruyorum.“Siz Atatürk’ü ilk ne zaman tanıdınız, nasıl hatırlıyorsunuz”
Altemur Bey bir anda heyecanlandı ve şu cevabı verdi;
“Biz hep Atatürk’ün yanındaydık, kucağına doğdum gibi bir şey. Sık sık bizim eve gelir bizi güreştirir, tarihten imtihan ederdi. Hatta bir kere, kendisinde tokat bile yedim. Florya’da çocuklar oynuyorduk, yaramazlık yaptık. Kendisi de bunu yakaladı, bizi çağırttı birer fiske atarak yolladı.” Bu cevapla birlikte ne muhteşem ve bulunmaz bir sohbet içerisinde olduğumu farkettim. Bundan sonra amacım artık röportaj yapmak veya kayıt almak değildi. Altemur Bey’in anlattığı anıları keyifle dinlemek ve zihnimde canlandırmaktı. Çünkü karşımda ismini Atatürk’ün eşi Latife Hanım koyduğu, Cumhuriyet tarihinin canlı bir tanığı oturuyordu.
Altemur Bey gazetecilik, basın ve yayın hayatı ile ilgilenmiş. Rober Kolej sonrasında Hukuk eğitimi almaya başlamış ama yarıda bırakmıştı. Bir süre sonra da kendisini siyasetin içerisinde bulacaktı. Bu günleri kısaca şöyle özetlemişti.
“Demokrat Parti’nin muhalefet yıllarında Ankara’da Vatan’ın temsilcisiydim. Hep Demokrat Parti’yi destekliyorduk, hep o çevrenin içerisindeydik. Seyahatlerine katılıyorduk, açıkça Demokrat Parti taraftarlığı yapıyorduk. Onun için Mendeeres’le oradan bir tanışıklığımız vardı. Sonra ben bir dergi çıkardım o başarılı olmadı. Sonra Birleşmiş Milletler’de kendi gücümle bir görev aldım. Sonra Washington’a Basın Müşaviri yaptılar.”
Basın Müşavirliği sonrasında 1959 yılında kendisi Başbakanlığa bağlı olarak Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü görevine atandı. Ancak ne yazık ki bu görevde çok fazla kalamayacak 27 Mayıs 1960 darbesi ile onun da Yassıada çilesi başlayacaktı.
1960 darbesinde Menderes’in bulunduğu Eskişehir’de beraberinde olanların arasında Altemur Bey’de vardı. Menderes’le Eskişehir ziyaretini ve 27 Mayıs gününü kendisi şöyle aktarıyordu;
Menderes ve heyeti Eskişehir’e gittiler ancak ben Fransız bir gazeteci heyeti gelecek diye Ankra’da kaldım. Onlarla birlikte gidemedim, ertesi gün intikal ettim. Ertesi gün gittiğimde şöyle bir manzara vardı; Havacı subaylar Menderes geçerken kendisine galiz harektte bulunmuşlar ve bir av uçağı Menderes’in üzerinde sürekli pike yapmış. O akşam (26 Mayıs gecesi) bir yemek yedik, biz umuyorduk ki Menderes seçimleri açıklasın, havayı yumuşatsın. Aksine o gariz hareket sonrasında hakikatten Mendres çıktı seçimleri açıklayacaktı hopörleri kesitler duyulmadı hiç birşey. Bizde hava elektirikli yumuşasın diye gayret içerisindeyiz Ercümet’le (özel kalaem) birlikte. Menderes’i telefona çağırdılar. Herhalde ilk işaretleri almış başibakanlıktan bir memur haber vermiş, herhalde ankara’da tanklar hareketleniyor falan diye. Hatta benim arkamdan geçerken manidar şekilde bir bakarak geçti. Ondan sonra çıktı o karacübbeliler nutkunu söyledi. Sonra ben gittim beyfendi biraz ağır oldu dedim. Sen bana anadolu ajansı müdürü firuzan tekili çağır dedi o konuşmaya yayın yasağı koydurdu ama yine de yayınlandı o konuşma. Oteldeyim sabaha karşı bir telefon başbakan sizi valilikte bekliyor diye, bir de baktım ki valilik sarılmış havasubayları tarafından. Sonra bir subay girdi valinin başına makineli tabancayı dayadı nerede mendres diye. Bizi de topladılar bir uçağa koyup ankaraya yolladılar oradan da harp okuluna. Bir hayli hırpaladılar bizi giderken gelirken. İyice meydan dayağı çektiler.
Butün bu acılarla, kayıplarla, güzel dostluklarla, muazzam anılarla Altemur Bey 90’ı devirmiş ve hayata sıkı sıkıya bağlı bir şekilde çalışmaya devam ediyordu. Atatürk’ün fotoğraflarından oluşan bir çalışma yapmak isitiyordu. Oturduğumuz odanın karşısında duran 5 çekmeceli dolabı göstererek “ Bende yüzlerce Atatürk fotoğrafı var. Bunları bir araya getirerek kronolojik bir çalışma yapmak istiyorum. Ancak tek başıma zor, keşke sen Antalya’da olsaydın, birlikte yapardık.” Dedi.
Daha lise döneminde olduğum için ne yazık ki böyle bir teklifi değerlendiremedim. Ancak bunun pişmanlığını halen hissediyorum. Altemur Bey ile bu keyifli sohbet sonrasında aramızda ki dostluk daha da gelişti. Kendini dönem dönem arıyor halini hatrını soruyordum. Bu aramalardan çok memnun kalıyor ve gündem üzerine bana yorumlarını aktarıyordu.
Altemur Bey ne yazık ki 90 kusür yaşında, kızının vefatıyla sebebiyle evlat acısıyla sarsıldı. Bundan sonra sağlığı gittikçe daha kötüleşmeye ve bir süre sonra çevresini tanımamaya başladı. Bu noktadan sonra ben de kendisini yormamak için artık aramalarımı kesmiştim.
Tarihler 20 Ekim 2016’yı gösterirken iternet haberlerinde karşıma Altemur Bey’in vefat haberi çıktı. Önemli bir değerkin kaybolmasıy ve yitip gitmesiydi bu vefat. Ancak mutlu eden bir tek yön vardı ki Altemur Bey, kitapları, yazıları ve aktardığı anılarıyla tüm bildiklerini toplumla ve tarihle paylaşmıştı.
Hayatın cilvesi olsa gerek kendisinin cenazesinin kalkacağı gün tesadüfen İstanbul’da bulunuyordum. Bu sayede Altemur Bey’in Levent Camii’sinden askeri törenle kaldırılıp, Zincirlikuyu Mezarlığında babası Kılıç Ali’nin üzerine defnine kadar olan son yolculuğuna eşlik ederek, kendisine karşı olan son görevimi yerine getirmiş oldum.
Yazan: Mert Tezcanlıol



